Dökülen Yapraklar

Genç bir papatyanın hikayesi. One-shot yani tek bölümlük bir hikayedir.

Dökülen Yapraklar

Çiçekler ah o güzelim çiçekler. 

                Güneş kızıl ve sıcak bir gülümseme ile günün erkencilerine gülümsüyordu. Çiçekler -daha çok toprağın neşesi diye adlandırabileceğimiz renk renk bitki-  güneşin gülümsemesine cevap verirmişçesine yapraklarını kabartmıştı. Çiçekler ovanın gülümseyen yüzüydü. Renkleriyle ova bir renk cümbüşüne dönüşüyordu. Tabii ki sadece çiçekler değil; gökyüzü, güneş, ağaçlar, nehirler, toprak ana ve rüzgâr bu ovanın birer parçasıydı. Bu ova kötü niyetlerden uzak ve masumiyetin hüküm sürdüğü bir ovaydı. Gökyüzünün masmavi, güneşin en sıcak, ağaçların en yeşil, nehirlerin en berrak, toprak ananın en huzurlu ve rüzgarın en çocuksu hali bu ovadaydı. Eskiden beri insanlar bu ovanın gizemini çözmeye çalışmış ama ovayı oluşturan ve sahibi olanların çözemediği gibi insanlarda bu ovanın gizemini çözememişlerdir. O yüzden biz de ova hakkında konuşmayı bırakıp hikâyemize dönelim.

                Ovanın tüm sahipleri güne "Merhaba" demişlerdi bile. Dakikalar dakikaları kovalarken; gökyüzü çiçeklerle sohbet ediyor, güneş gülümsemeye devam ediyor, ağaçlar hayvanları serinletiyor, nehirler şırıldıyor ve toprak ana güneşin yardımı ile ovaya yeni arkadaşlar kazandırıyordu. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu fakat ovada yokluğu hissedilen bir şey vardı. Rüzgâr. Rüzgâr sabahları ovada gezinmekten fazlasıyla hoşlanırdı. Kim böyle büyülü ve kusursuz biryerde gezinmek istemez ki zaten. Rüzgâr çiçekleri dansa kaldırmaktan, ağaçları uyandırmaktan, nehirleri gıdıklamaktan çok hoşlanırdı fakat ortalıkta gözükmüyordu. Genç kızımız papatya "Belki canı sıkkındır" diye düşünüp gökyüzü ile sohbetine devam etti:

-Gökyüzü, sence ben güzel miyim? Diye merakla sordu papatya. Gökyüzü her zamanki gülümsemesi ile cevap verdi:

+Tabii ki güzelsin küçük kız, dedi gökyüzü. Papatyanın ona küçük denilmesinden hoşlanmadığını biliyordu. Böylece saatlerce konuştular. Güneş tepeye yükselmiş gülümsemekten sıkılmamıştı. Ovada her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. Fakat rüzgâr hâlâ ovada yoktu. Genç papatya halinden memnundu. Güneş onu iyice ısıtmıştı ve rüzgarla dans etmekten hoşlandığı söylenemezdi. Keyfi yerinde ve derin hayallerle etrafı gözetleyen papatya keşke bakmasaydım diyeceği yere bakmıştı. Ovadaki tek kırmızı çiçek olan güle.

                Morali bozulmuştu ve düşündüğü tek şey, neden gül kadar uzun ve görkemli değil de kısa ve minikti genç papatya. Neden onun gibi ovaya renk katmıyordu da beyazlığı ile gülü daha çok belirginleştiriyordu. Kafasında bunları düşünüyordu. Gülü kıskanmadığını söylese bile doğru söylememişti. Güzel olmadığını, sıradan olduğunu ve tüm ömrünün o ovada geçeceğine inanıyordu. Gülün zarif yapraklarına dalmış kendininkileri unutmuştu. Uzun süren biraz kıskançlık dolu dalgınlığın ardından tanıdık bir ses genç papatyayı dünyaya döndürmüştü:

-Ah benim minik papatyam, dedi ve gözleri çiğlendikten sonra devam etti. O gül senden güzel değil ki. Neden hayatının en güzel vakitlerini bunları düşünerek mahvediyorsun, diye rahatlatmaya çalışmıştı genç papatyasını. Söylediklerine kendisi bile inanmamıştı fakat kızının mutluluğunu istiyordu. Genç papatya sinirlenmişti. Sinirlenince yaprakları kabarıyordu:

+Artık büyüdüm anne! Diye sitem edip yüz astıktan sonra devam etti. Hiç birşeyi düşündüğüm yok anne, (gözleri çiğlenmişti) sadece hiçbir çocuk  beni almıyor. Neden peki? Beni beğenmedikleri için mi veya kırmızı olmadığım için mi? Diye sormuştu annesine. Gözlerinden akan çiğlerden annesinde de vardı. Sıcacık ve şefkat dolu bir gülümseme ile (bir o kadar da çiğli) beklemeden lafa girdi:

+Ah benim güzel kızım, seni almıyorlarsa bu senin çirkin olmandan değil onların güzelden anlamamasındandır, diyerek kızını rahatlatmaya çalışmıştı. Genç papatya inanmaya inanmaya da olsa sakinleşmişti. Gözleri hüzünün verdiği ağırlık ile yavaş yavaş kapanıyordu. Yaprakları da gözlerine eşlik etmişti. Uyumak istiyordu. Bu hiç sevmediği dünyadan kurtulmak, başka dünyalara dalıp çocuklar tarafından koparılmak, genç kızların başına taç olmak istiyordu. Saçların arasını süslemek, bir akşam yemeğinde masadaki romantizmin sebebi olmak istiyordu.

                Yer titriyordu gelenler insan olmalıydı. Genç papatya her zamanki gibi heyecanlı ve umutsuzdu. Umutlanmak istemiyordu çünkü her seferinde üzülüyordu. Ama umut ya işte herzaman biraz oluyor. Gelenler bir çocuk ve annesi olduğundan emin olunabilen bir kadındı. Yavaşça geliyorlardı ve annesi daha fazla yürüyemeyeceğini mimikleriyle belirtip çocuğunun elini bıraktı ve kendini yeşil çimenlere serdi ve ne olmasını beklersiniz bizim papatyayı ezdi ve papatya oracıkta can verdi.