Entigma 3.Bölüm: O Bu İş İçin Uygun!

Güneş ışığı altında parıldayan çelik havada savrulup rüzgarı kesti. Ruhlar belli bir istek doğrultusunda hareket eder gibi ileri atıldı. Yüce yıldırımlar ve alevlerle bezenmiş kayalar gökyüzünden yağdı. Kanla kaplanmış olan savaş alanı içerisinde dehşet verici kızıl gözler kendini gösterdi ve düşmanlarının içine korku saldı.

Entigma 3.Bölüm: O Bu İş İçin Uygun!

3.Bölüm: O Bu İş İçin Uygun!

 

“Lancy! Bak, şurada pembe bir ev var!” Lucy, Lancelot’un kıyafetlerini çekiştirerek bir yeri işaret etti.

 

“Gördüm.” Lancelot, Lucy’nin işaret ettiği yere baktı. Gerçekten de orada pembe bir ev vardı. Grubun at arabasından yanlarına alabildikleri yemek miktarı sınırlıydı ve oldukça hızlı bir şekilde bitmişti. Bu yüzden erzaklarını tazeleyebilecekleri bir yer arıyorlardı.

 

“Hadi gidelim Lancy!” Uzun zamandır aç olan Lucy yemek yiyebilme ihtimallerini düşündükçe heyecanlanıyordu. Lancelot’un onaylamasını beklemeden eve doğru koştu. Lancelot’da sakin adımlarla Lucy’i takip etmeye başladı.

 

(Gcııırrt)

 

Tiz bir kapı açılma sesi duyuldu ve ikili içeri girdi.

 

“Merhaba, kimse var mı?” Lucy içeride birisini göremeyince yüksek sesle sordu.

 

“İçerisi ilginç bir şekilde aydınlık ve 6 adet masanın her biri mutfak eşyalarıyla donatılmış.” Lancelot etrafa bakarak konuştu. Herhangi bir mum ya da meşale göze çarpmıyordu. Evin tamamını aydınlatan tek şey tavanın ortasında bulunan küçük bir ışık küresiydi.

 

“Hm, bu bir büyü.” (Lancelot)

 

“Ne? Bir büyü mü? Hani şu her yere alev topu yağdırabilen büyücülerin yaptıkları mı?” (Lucy)

 

“Evet, hem neden bu kadar şaşırdın ki? Suikastçılardan kaçarken kullandığın parşömen bir büyücü eşyasıydı. Güçsüz insanların bile kendilerini büyüler ile koruyabilmesini sağladığı için ticari değeri oldukça yüksektir. Ancak bu parşömenler sadece büyücüler tarafından, yani manayı hissetmeyi ve kullanmayı bilen insanlar tarafından yapılabilir.” Lancelot, Lucy’e büyücüleri ve onların yaptıkları parşömenleri anlatırken bir yandan da etraftaki masaları inceliyordu. Masalarda bulunan demir yemek setlerinin demirciliği oldukça iyi yapılmıştı. İnsan kasabalarında kullanıldığını göremeyeceğiniz demir tencereler, kaşıklar, sos kapları,  içinde farklı baharatlar olan tuzluklar, tabaklar ve daha birçoğu masalara düzenli bir şekilde yerleştirilmişti. Lancelot’un kafası biraz karışmıştı, aklına hem bu kadar fazla demir eşyayı elde edebilen veya yapabilen, aynı zamanda aşçılıkla ilgilenen bir ırk gelmiyordu.

 

“Hey, Lancy! Burada bütün yemek malzemeleri var. Neden yemek yapmıyorum? Sahipleri geldiğinde malzemelerin parasını sen ödersin.” Lucy bir cevap beklemeden masadan bir önlük aldı ve saçlarını kumaş parçası ile bağladı ve atkuyruğu haline getirdi. Masalardan birine geçti ve etrafı incelemeye başladı. Eline kapaklı bir tencere aldı ve ateşi yaktı. Ocağa benzeyen bu eşya Ateşi yakmak için doğal gaz yerine mana kullanıyordu. Genelde zengin ailelerin sahip olduğu bu eşyalara Lucy oldukça aşina gibi duruyordu. Lucy tencereyi ocağa yerleştirdi.

 

“Lancy, bana bir kap bitki yağı, iki adet iki başlı lotus, üç adet ejder meyvesi… ” Lucy gerekli malzemeleri sırayla Lancelot’a söylemeye başladı. Lancelot bir gezgin olduğundan bu malzemeler onun için fazlasıyla tanıdıktı. Yıllar süren yolculuğunda birçok bilginden daha fazla şey öğrenmişti. Lancelot, Lucy’nin istediği tüm malzemeleri hızlıca masaya getirdi. Onun hızı sayesinde Lucy hiçbir aksilik yaşamadan uygun zamanlarda malzemeyi yemeğe ekleyebiliyordu. Kesme tahtasına üç ejder meyvesini hızlıca yerleştirdi ve elindeki bıçak ile ustalıkla kabuklarını aldı. Kabuklarını tencerede kaynamakta olan suyun içine attı ve ejder meyvesini küçük parçalara böldü. İçinde bulunan çekirdeği hızlıca çıkartmıştı. Daha sonra düş tatlısı bitkisi alarak köklerini kesti. Bitkinin ucunda bulunan avuç içi büyüklüğündeki sarı topu aldı ve bir tabağa rendeledi. Düş tatlısı olarak kastedilen yer bitkinin tam olarak o kısmıydı. Aynı hareketleri iki düş tatlısı bitkisinde daha yaptı ve hepsini bir kaba koydu. Tencerede bulunan ejder meyvesinin kabuklarını içinden çıkardı ve rendelediği düş tatlılarını tencerenin içine döktü. Suyu bir süre karıştırdı ve sarı bir renk halini aldığında ejder meyvesinin parçalarını içine döktü. Daha sonra çeşitli baharatları ustalıkla içine serpiştirdi ve tencerenin kapağını kapattı.

 

“Sonunda bitti! Geriye sadece bir süre beklemek kaldı.” Lucy büyükçe gerindi ve tatmin olmuş bir şekilde tencereye baktı.

 

“İyi iş çıkardın.” Lancelot bile Lucy’i takdir etmekten kendini alamamıştı. Yemeğin yapım aşaması boyunca Lucy’nin yanında durmuş ve onun ustalık derecesindeki yeteneklerine hayran kalmıştı.

 

“Peki, ne yaptın?” Lancelot meraklı bir şekilde sordu.

 

“Bu bir sır!” Taktir edilmekten mutlu olan Lucy işaret parmağını dudaklarına götürdü ve bir gözünü kırptı. 10 dakika gibi bir süre sonra Lucy tencerenin kapağını açtı ve çorbayı tabaklara doldurdu. Bir tabağı Lancelot’a verdi ve ikili birer sandalye bulup oturdular. Çorba insanı düşlere daldıracak kadar güzel bir koku yayıyordu. Lancelot kaşığını aldı ve çorbaya daldırdı ve bir kaşık içti. Çorbanın içindeki malzemeler ağızda dağılıyor ve geride eşsiz bir tat bırakıyordu. Lancelot bile bu eşsiz lezzetin pençelerine düşmekten kendini alamamıştı.

 

“Hehe, nasıl olmuş?” Lancelot’un yüz ifadesini gören Lucy yaramazca kıkırdadı. Savaşmakta iyi olmasa da aşçılıkta kendine güveniyordu.

 

“Gerçekten de yalan söylemiyormuşsun. Anlaşılan yanımda yolculuk etmek için yeterince yeteneklisin.” Lancelot umursamaz bir şekilde konuştu. Sanki Lucy’i sınavdan geçiren bir hoca gibi duruyordu. İkili bir süre sohbet ederek yemeklerini yediler.

 

“Hadi, artık gid-“ Lancelot ayağa kalkmaya çalışırken aniden yere yığılmış ve hareket etmeyi kesmişti.

 

“Lancy!” Lucy bunu gördüğünde ayağa fırlamış ancak daha sonra o da aynı şekilde bayılmıştı. İkili yere yığıldığında evin içinde ayak sesleri duyulmaya başladı.

 

“Onlar bu iş için uygun mu?” Diye sordu ayak seslerini çıkaran kişilerden biri.

 

“Yaptıklarını gördün, onlar bu iş için fazlasıyla uygunlar.” Birisi yanıtladı.

 

“Haha! Bu yemek taktiği hiç mi eskimez be” Aralarından biri büyük bir kahkaha kopardı.

 

“Çabuk kelepçeleri verin.” Lancelot ve Lucy’nin etrafında bulunan 6 cüce vardı. Cücelerden biri elinde bulunan iki demir halkayı yanındaki cüceye verdi. O da kendi yanında bulunan cüceye verdi ve bu şekilde elden ele geçen demir halkalar en sonunda isteyen cücenin eline geçti.

 

“Hangisine takmalıyız?” Halkaları isteyen cüce sordu.

 

“Cevap belli, sırtında devasa bir kılıç taşıyan şu elemana takmalısın.” Cücelerden biri konuştu.

 

“Evet, doğru söylüyor!”

 

“Aynen, bu da soru mu?”

 

“Acele et, malzemelere karıştırdığımız uyku tozunun etkisinin ne zaman geçeceğini bilemeyiz.”

 

“Hallet şu işi.” Cüceler bir biri ardına onayladılar. Cüce elindeki demir halkaları Lancelot’un bileklerine taktı. Cüceler bu halkalara ‘kelepçe’ dese de halkaları birbirine bağlayan demir zincir yoktu. Halkalar birbirlerinden bağımsız iki parça gibi duruyordu. Ancak Lancelot’un bileklerine takıldıkları an da büyülü bir ışık parıldadı ve halkalar arasında bir zincir gözüküp kayboldu.

 

“Hadi onları sandalyelerine tekrar yerleştirin.” Halkaları takan cüce emir verdi ve ardından oradan ayrıldı.

 

“Acele edelim çocuklar, ardından malzemeleri kaldırıp yerlerine uyku tozu serpiştirilmemiş hallerinden koymalıyız.” Cüceler hızla Lucy ve Lancelot’u kaldırdı ve düştükleri sandalyelere geri yerleştirdiler. Sonra ayrıldılar ve halkaları takan cücenin peşinden gittiler.